haber oku

HÜKÜMET MEDYA İLİŞKİSİ!

~ 15 Ocak 2013 ~ Genel, Manşetler, Yazarlar

osman resim

 

Son günlerde medyada bir Üstad Necip Fazıl KISAKÜREK muhabbeti aldı başına gidiyor. Suni gündem diyeceğim o da değil. Bence kendinden bahsettirmek isteyenlerin o büyük insanı kullanmak istemeleri.

Aslında medya hükümet ilişkileri her dönem konuşulmuştur. Çoğu zaman eleştirilmiştir. Bu böyle olmaya devam edecektir. Şimdi nasıl?

Hükümetin etrafında, balın etrafında dolaşan sinekler gibi medya organları yok mu?

Hükümete nemalanmaları kadar öven, nemalanamadıklarında söven medya organları yok mu?

Peki, hükümet bunların hangi tezgâhta dokunduğunu veya kimin kumaşı olduklarını bilmiyor mu?

Reklam ve ilan pastasından daha fazla pay kapabilmek için birbirleriyle kapışan, dövüşen, sövüşen kişi ve kuruluşlar yok mu?

Hatta sırf rant elde etmek için kurulan naylon medya organları yok mu?

Neymiş efendim Üstad Necip Fazıl KISAKÜREK, MENDERES hükümetinden rant alabilmek için yalaklık yapmış, para istemiş.

Peki, Syn. Menderes Üstad’ı tanımıyor mu?

Hükümetlerin tiyatroya, sanata, spora, tanıtıma, basına yardım yapmaları normal değil mi?

Herkese yapılınca normal, Üstad’a yapılınca anormal. Hatta Mehmet Ali Yalman’ın aldığı, kopardığı paralar vatan millet için, Üstad’ın aldıkları kendisi için.

Mehmet Emin YALMAN, Menderes Hükümetini ilk yıllarında destekledi, neden destekledi. Sonra ne oldu?

İlk güzellik yarışması düzenlenmesinin mimarlarından olan Yalman ve gazeteciliği neden konuşulmuyor? Gazetesi nasıl 100 bin sattı, nasıl Amerika’dan büyük cesaret ödülü aldı?

Mehmet Emin YALMAN’ın neler yaptığını Atatürk’le aralarında neler geçtiğini Üstad tek tek yazmış. Onları araştırın. Üstad’ın dedikleri doğru mu yanlış mı diye tartışın. Yoook!

Üstad büyük adam değildi demek Üstad’ı küçültmez, bilakis büyütür. Otuz sene sonra arkasından konuşturmak herkese nasip olmaz. Onun büyüklüğünü arkadaşı, kendi tabiri ile eski dostu, fikir düşmanı Nazım HİKMET bile kabul etmiş. Fakat fikirlerini ve yaptıklarını eleştirmekten vazgeçmemiş.

“Sevgili Necip, ismin temiz demek, necîb temiz demektir benden iyi bilirsin… Necip’i necis yapma. Sen en cihanşumül eserlerini beş parasız Paris sokaklarında dolanırken vermiş bir şairsin, cebin para para olacak diye ruhun pare pare olmasın. Bilirim kalemin kıvraktır, lisanın çeviktir, bilirim üç satırda ruh üflersin kâğıda, bilirim bir yazsan parçalarsın edebiyatın Çin seddini, o lisan-ı mücerred dilinle Babıâli yokuşunun yollarını yalaman beni kahrediyor Necip.

Sevgili Necip, inandığın Allah’ın aşkına, o kudretli kalemini iktidara payanda yapacağım diye camii direğine çevirme, o kudretli kelimelerini üç kuruşa parselleme üç tanesi üç kuruş etmeyecek ciğersizlere. Sevgili Necip, elinde Sur-u İsrafil var, onu borazana çevirme.
Eski dostun.
Nâzım”

Evet, yazınca edebiyatın Çin seddini parçalayabilen Üstad!

Kudretli kalemi iktidara payanda yapma uğruna camii direğine çevirme dediği konu da, malum anlatmakta olduğumuz konu.

Üstad’ında onun hakkında cevap yazmadığını tahmin ediyorum. Çünkü O’na ilk ve son mektubunu daha önceden yazmıştı. İşte bazı alıntılar:

Nâzım Hikmet!
Nafile çabalıyorsun.
Sana kızmıyorum. Kızmayacağım.
Hiç bir operatör, ameliyat masasından kendisini yumruklayan kanserliye, hiç bir gardiyan, parmaklığı içinden kendisine deli diye bağıran çılgına, hiç bir hâkim darağacı önünde küfürler savuran mahkûma kızamaz.

Ben kendimi, ne kanser operatörü, ne deli gardiyanı, ne de ağır ceza hâkimi şeklinde görmüyorum. Fakat görüyorum ki her hareketim, seninle hiç de alâkadar olmadığı halde, ciğerine neşter gibi saplanıyor, seni delilerin parmaklığı gibi bir azap çerçevesine hapsediyor ve başının üstünde ip varmış gibi kudurtuyor. Beni, doktor, gardiyan ve hâkim şeklinde gören sensin! Senin bu halini sezer sezmez artık sana kızmıyorum. Merhamet ediyorum.

Sanma ki ben öfke kabiliyetini kaybetmiş bir adamım. İnsan başıyla fare kafasını birbirinden ayıran tek hassa, bence fikir öfkesidir. Bir hiç için ölçüsüz öfkeler duyacak kadar alıngan ve hassas bir mizaç taşıdığımı sen de bilirsin. Fakat bu öfke, iyi kötü bir kudreti, bir şahsiyeti, bir mesuliyeti kalmış insanlara ve hadiselere karşıdır. Sen mazursun.

Ben: Gazetelere yazdığın bu fıkraları nasıl yazıyorsun, bu kadar adileşmeye nasıl tahammül ediyorsun?
Sen: Ne yapayım, ekmek paramı kazanıyorum. Başka ne yapabilirim?
Ben: Kendinden ve haysiyetinden bu kadar fedakârlık edeceğine niçin potin boyacılığı etmeyi tercih etmiyorsun?
Sen: Potin boyacılığı etsem, bir şey zannederler de beni bu işten menederler.

Kendisini bu kadar saçma bir mazeretle teselli ediveren, hakikatte tesellisi olmayan seninle görüyorsun ki ben hiç bir gün kavga etmedim. Sana selâm verdim. Sana acıdım. Bu kadar düşmene acısını ben duyuyormuşum gibi razı olmadım. Şimdi bana tam da senden bekleyebileceğim bir tarzda çatıyorsun. Devlet günlerinde seni rakip diye almaya tenezzül etmeyen adam, bu perişan halinde sana nasıl tenezzül eder? Artık sen benim gözümde hiç bir şeyi temsil etmiyorsun. Ne hokkabaz şiirini, ne işporta komünizm anı, ne hile ustalığını, ne 24 saatlik reklâm açıkgözlülüğünü. Senin nene mukabele edeyim?

Zaten bunları Üstad, “Benim Gözümle Menderes” kitabında anlatmış. Yazmış. Ama orada böyle demiş dersek kitabın reklamını yapmış oluruz değil mi?

Üstad’ın bu memlekete yaptıklarını başka hangi fikir adamı, gazeteci, eleştirmen, siyasetçi yapmış?

Menderes bu memlekette fikri ön plana çıkararak başbakan olmuş bir kimse değil ki!

Bugün bazı medya organları kendi dokumalarındaki fikirlerini bile bile, kendilerini inkâr ede ede bu işi yapıyorlar. Hem de başbakanın gözünün içine baka baka.

Evet, Üstad’a dil uzatacak kişiler en az Üstad kadar olmalıdır ki dikkate alınsın. Tabi benim yazdıklarımda ancak bir sivrisinek vızıltısı gibi ama

“Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.”

Muhabbetle…

Osman GİRGİN

osmanlıhaber.com

Osmangirgin.haber@hotmail.com

12.01.2013


Etiketler:

habere yorum yapın

Yorum yapın: