haber oku

NEZMİYYE HİCRAN HANIMEFENDİNİN AMİR PEHLİVAN İLE SÖYLEŞİSİ

admin ~ 16 Haziran 2020 ~ Genel, Manşetler, Yazarlar

 Azerbaycan’ın yazar, şair oyun yazarı,Senarist Amir PEHLİVAN ile gazeteci, yazar-şair ve akademisyen Nezmiyye HİCRAN’IN yaptığı söyleşiyi okurlarımız için yayınlıyoruz.

NEZMİYYE HİCRAN KİMDİR?

Nezmiyye Hicran, Azerbaycan’ın Kelbecer ilçesinde doğmuş olup, ilköğretim öğrencisiyken,  1993 yılındaki ermeni işgali sebebi ile doğup büyüdüğü topraklardan koparak, ailesiyle göç etmek mecburiyetinde kalmış ve o yıllardan itibaren  Azerbaycan’ın başkenti olan Bakü şehrinde yaşamaya başlamıştır. 1995 – 1999  yıllarında  Azerbaycan Devlet Pedaqoji Universitesi’nin Edebiyat Bölümü’nü okudu. Küçük yaşlardan itibaren gazetelerde şiirleri yayımlanmaya  başladı. Vatan sesli şiirleri ile gönülleri okşayarak,  Azerbaycan’da Gazeteci-Şair olarak tanındı.  Azerbaycan Yazarlar Birliği’nin, Azerbaycan Gazetecileri Birliği’nin, Türkiye Yazarlar Birliği’nin, Irak Türkmen Yazarlar Birliği’nin, Türkiye İlim Edebi Eser Sahipleri Meslek Birliği’nin üyesidir. “Turana Doğru” gazetesini çıkarmakta olan Nezmiyye Hicran, Azerbaycan Yazarlar Birliği’nde Kurultay nümayendesi, 2015 yılında Milletvekili adayı olmuştur. Birçok ödüle layık görülmüş olan olan Şair,  ayrıca Eskişehir Anadolu Universitesi’nin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde Doktora yapmaktadır. Azerbaycanda 2015 yılında edebiyata vermiş olduğu katkılardan dolayı Prezident (Cumhurbaşkanlığı) mukâfatına layık görülen şairimizin,  Türkiye’de yayınlanan HİCRAN-HASRET-İNTİZAR adlı kitabından başka yedi kitabı, Azerbaycan’da yayımlanmıştır.

Amir PEHLİVAN İLE SÖYLEŞİ

Azerbaycan’ın şair, yazar-oyun yazarı, Kazakistan ve Kırgızistan Cumhuriyetleri’nde devlet mükâfatları alan Emir Pehlivan diyor: “Mene göre Kafkas, bütün dünya halklarının ana beşiğidir. Avrupa’da bugün onların sivil hesap ettiği toplum, Büyük ve Küçük Kafkas sıra dağları arasında umum beşer etnik gruplar izdivacından türeyip. Odlar diyarı Azerbaycan ise Kafkas’ın göz bebeğidir…  Menim için Azerbaycan, beşeriyetin cennet bir köşesidir. Azerbaycan umumiyetle, menim şah damarımdır…! 

 Siz 70 kitabın, 20 filmin, 2 tiyatro temaşasının yazarısınız ve ayrıca 5 filminiz, “Fransız”, “Karabağ şikestesi”, “Teşekkür ederim”, “Kız Kulesi”, “Bakü Nefti ve Nobeller” harici film festivallerinin galibi olarak, baş ödülleri kazandınız. 15 kitabınız Avrupa’da, ABŞ ve Türkiye’de, 20 kitabınız ise Rusya ve Ukrayna’da çap edilip. Yüreğinizde kalmış ama yazmadığınız daha neler kaldı?

Cevap:  – Yürek benim için keşfolunmamış ayrıca bir gezegendir. Kâinat sonsuz olduğu kadar mevzular ve ideallar da sonsuzdur. İnsanın en son eseri doyabilmediği hayatla veda anıdır, göç anıdır. Bakın, en büyük eser odur. Özü de tür ve mazmun farklılıkları, fabla, üslup ve ideale istikameti çeşitli olan dâhiyane eserler… Ne kadar ki, nefesimiz geliyor, demek ki; yazmadıklarımıza can atmamız gerekiyor. Yeni mevzular arıyoruz. Ömür azaldıkça mevzular çoğalır. Elbette ki, kalbimde ve gözümde kalan çok mevzularım vardır. Öyle hesap etmeyin ki, çok mevzuları kalbimde ve gözümde koydular, asla yok, sadece “yazmak” özü bir beladır!

 Modern Azerbaycan edebiyatının,  ve sinema sanatının ünlülerindensiniz, odur ki; 1990-lardan şimdiye kadar yol gelen bir gazeteci olarak ökemizin ağır ve çatışmalarla dolu olan bir zamanda bütün yazılarınızda halkın sert hem de dönmezlik “alın yazısı”, “kısmeti” dikkat merkezine çekiliyor. “Adamlar zorluk ve ilgisizlik içerisinde çırpınarak kısmete boyun eğmekten kaçıyorlar” ve bütün bunları, sadece, tasvir etmiyor, çekilen acılara koşulur ve inanırsınız ki, kısmetten “Öte” ulu bir varlık var… Sizce, halkımızın başına gelenler “alın yazısı mı, kısmet mi?

Cevap: Men şüpheden, korkudan geçerek ölümün içinde de yaşamak inadını yitirmeyenleri sevdim. Bu sevgimin unvanı – mabudu hakikat ve vatana olan muhabbetimdir. Şibil”in bir deyimi var: ” Her kim dünya malına sevgi ile ölür, o, ikiyüzlü ölür. Her kim ki, obür dünyaya sevgi ile ölür, zahit olarak ölür. Ve herkes ki, Hakk’a, hakikat muhabbetle ölür, o, süfli olarak ölür.” Bak, biz Büyük vatan sevgisini kaybetmişiz. O sevgiyi bulduktan sonra kısmet ve “alın yazısı” hakkında fikir yürütebiliriz. Hele ki kısmet ve alın yazısında sanki iğnesi kırılmış pikap gibi kimi ilişip kalmışız. Güçsüzlüğümüzün ve ümitsizliğimizin nişanesi ve tesellisi olan bu mevhumların tesirinde çabalıyoruz. Komşularımızın itibarsızlığı, jeopolitik durumumuza kıskançlık edenler, dinlerin münakaşası, büyük güçlerin kıskançlığı ve yeraltı servetlerimize olan yabancı tamahlar ve istilalar şimdilik “alın yazımıza” çevriliyor.

 Böyle bir nasip mi gazeteci, yazar – şair Emir Pehlivan’ı zamanın akarı ile sinemaya getirir. Gerçekten mi siz, gazetede “diyemediklerinizi” ekran dili ile dünyaya anlatıyorsunuz?

Cevap: Bedii eserler öz yaratıcılık metodu, konseptinde, kompozisyon hususiyetleri itibarı ile bedii tefekkürün mahsulüdür. İster satirik veya senetli hikâye, roman, isterse de şiir olsun, eğer saydıklarım kriterlere uygun gelirse, onu zamanın edebi gidişatından ayırmak tamamıyla yanlış neticelere getirip çıkarıyor. Bu açıdan bakınca,  sinema sanatı hayatın bedii ve canlı harekâtını daha aktüel ve teferruatlı yapıyor.  Ekran tahkiyesi değişince, seyirci morali da değişir. Ekran dilinin plastikası dilin zengin imkânları çerçevesinde bedii eserlerle mukayesede daha akıcı ve hedefli oluyor. Bedii edebiyattaki yasaklar ekran hayatında yok olur. Nasıl diyorlar, özünü gizletmeye ve göz yummaya mahkûm olur. Yasaklar eriyip kaybolmakla şüphe ve korku anlayışı görüntülerle daha canlı ve efektli oluyor. Bu bakımdan ihtiyat ettiğim heyecan ve şüpheleri ekranda daha rahat, sakin ve tehlikesiz bir şekilde seyirciye anlatabilirsin. Bütün ekran eserlerimde dediğim bu amil elbette ki, özünün sübutunu buluyor. Bir tür örneklerle sorularınıza tatminkâr cevap verebiliyor muyum? Eğer “Fransız” filmimi dikkatle seyrettiyseniz “Azatlığı” zorlanan film kahramanının kurbanlık boğa kimi ayaklarının bağlanıp bağırta-bağırta “sünnet” edilmesi merhalesinde gizli hizmetin adamı – Volter emile “öz işinin akademiği” sünnetçi ile birlikte faaliyet gösteriyorlar. Bu masal değil, gördüğümüz hakikattir. Bunun çözümü vardır. Bunun için büyük hikâye ve romanlar yazmam ve her cümlede parmağım ese-ese cesaretli söz söylememdense ekranda bu büyük ideayı çekip göstermek daha iyidir. Meraklı ve düşündürücüdür. Bakın, sinemanın gücü de aslında budur! Elbette, böyle gerçekler çoktur ve günlerle, haftalarla bu konuda konuşulabilir.

4.Yıllar önce Şuşa’nın işgâlinin 15. yıldönümüyle bağlı Mayıs’ın 7’sinde Dünya Azerbaycanlıları Kongresinin teşebbüsü ile Strasburg’un Brokoli meydanında miting yapmışlar. Gazeteci olarak mitinge katılmış, Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan arazilerinden şartsız ve derhal çıkması hususuda BMT Tehlikesizlik Şurasının dört kararnamesinde dikkate almadığını vurgulamış, Avrupa Şurasını, ATET-i, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni, Ermenilerin işgalcilik siyasetine son vermeleri için tesirli imkânlarından istifade etmeye çağıranlardan biri olmuşunuz. Azerbaycanlılar’a, Türkler’e karşı terör ve soykırımı siyaseti yeniden Ermenilerin işgal siyasetinin karşısına kesinlikle alınmasını vurgulamış, bildirmiştiniz ki, dünyanın muhtelif yerlerinde muharibe, münasipse ocaklarını söndürmeğe çalışan Avrupa ülkeleri ve uluslararası gurumlar Ermenistan’ın Azerbaycan arazilerinin beşte birini işgal etmesine göz yummalı mı, 1 milyondan fazla kaçkın ve mecburi göçkünün talebine ilgisizlik göstermeli mi, Azerbaycan arazilerinin derhal azat olunmasını talep etmelidir. Biliyorsunuz ki; 15 yıldan sonra bir 15 yıl daha geçiyor. Ne değişti şimdiye kadar? Neden bütün Türkler birleşmek istemiyor? Birliklerini kurabilmeme sebepleri nedir size göre?

 Cevap: Bir röportajda demişim ki, Tarih Karabağ faciası merhalesini 3 defa geçmiştir. Birincisi, Kaçarlar – Romanovalar çatışması zemininde, ikincisi, müsavat – Bolşevizm (Taşnakçılık) çekişmesinde, üçüncüsü, 80-90’lı yılların demokrasiye – totalizme karşı durması seviyesinde. Menim fikrimce her üç tarihin ana hattını teşkil eden problemler ilk defa “Karabağ şikestesi” uzun metrajlı filmimde – sinema seviyesinde yükseltilmiştir. Bu oyunun faciası, asırların döktüğü gözyaşları mukabilinde hiçbir şey değildir. Çünkü dünya tiyatrolarında oynatılan bu facianın hakiki mahiyeti çok sade ve anlaşılandır: Birbirine yabancı olan ve bütünlükte suni şekilde yüz yüze koyulan iki etnik– Türkler ve Ermeniler arasında adice ırk savaşı yapılıyor. Buna emperyalizm, Bolşevizm, demokratızm renkleri yakmak abestir. Maksat Karabağ şikestesini halkımızın Karabağ sakatlığı gibi görebilmişim. O ki, kaldı millete, bizim etniğimiz hazırda öz tarihinin hususi etnogenetik merhalesini yaşıyor: etnosların, subetnosların, himerlerin baş-başa, göz-göze, yüz-yüze durduğu bir zamandır. Çokları mene muhabbet (aşk) mevzusunda ekran eserleri yapmamı tavsiye ediyorlar. Ama bilmiyorlar ki, bugün, bu hiç de böyle değil. ”Aşk, muhabbet” Azerbaycan’ın etnik şuurunu körelten orta çağ alışkanlığıdır. Men bu mevzuda milletime uğur getirecek bir şey görmüyorum. Hosrov’ların kecavesinde giden Şirin’lerin, Arap çöllerinde ağlayan Leyla’ların, keşiş kapısında sürünürken, Kerem’lerin, domuz otaran Senan’ların, bakışlara göğüs açan Sona’ların dünyasında Türk’e kişilik getiren bir şey yoktur. Eğer Banu Çiçek’lere, Beyrek’lere, Deli Hasan’lara, Telli’lere geri dönsek, men buna muhabbet yok, hayatın öz mevzusu derdim. Aşkta, mücerret mehabette yalnız mücerret insanlar doğarlar. Sonra da onlar hakiki düşmanla mübarezede öz arazilerinin beşte birini kaybediyor, her 7 kişiden birine kaçkınlık ve göçkünlük kısmeti düşüyor. “Türkçülük, bölünmezlik bilmeyen manevi bir bütünlüktür.”, – bu fikir dahi Ahmet bey Ağaoğlu’nundur. Hesap ediyorum ki, İslam rotaları bin yıldan fazla bir zamandır ki, Türk maneviyatını sünnet etmekle meşguldür. Bunun objektif ve sübjektif sebepleri vardır. Dünya güçleri bizi kabul etmiyorlar. Sanki üveylik ve kıskançlıklar var. Neden böyledir? Çünkü Müslümanız ve Türk’üz.  Vesselam. Hem de dünyanın bir Türk korkusu vardır. O korkuyu canlarında gezdirenler daha zalim olurlar.

2019 yılında Uluslararası Mugam Merkezinde 60. yıllığınızla ilgili tören yapılmıştı. “Halk Şairi” unvanını almanızı bekliyorduk. Sizin beklentiniz neydi?

Cevap: Men ise o adı beklemiyordum. Men sadece halkımla nefes alıyorum. Onu canım ve kanım kadar seviyorum!

 Karabağ da Azerbaycan’ın göz-bebeğidir… Karabağ’ı işgal eden Ermenilerin başımıza açtıkları musibetleri niye dünya kamuoyuna olduğu gibi anlatamıyoruz? Bu da mı gururlu olmamızdan ileri geliyor?

Cevap: Açığını diyeyim ki, men kendi sinema filmlerimle, daha doğrusu tiyatro oyunlarımla o, cevabı vermişim. Hem de çok tutarlı cevaplardı, menim cevaplarım. “Karabağ şikestesi” dizim dünyanın birçok festivallerinde iştirak edip ve baş mükâfatların galibi oldu. Hatta Avrupa Şurası’nın Paris’te yerleşen İnsan Hakları Enstitüsü’nde de yayınlanmıştır. İzninizle dertlerimize hasrettiğim bir şiirimi sizinle paylaşıyorum:

H İ Y A N E T

O gün ki, Hocavend işgal olundu,

Ele bil, bir kara kuruş itirdik.

Dilber gişelerden yolup gülleri,

Yerinde dikenli kangal bitirdik.

 

Beş – on sarıkulak, beş – on sakallı

Kırıp Hocalını boyadı kana.

Sapı kendimizden olan baltalar,

Sağalmaz dağ çekti Azerbaycan’a!

 

Şuşanı kim verdi, ne için verdi?

Bu sırdı, hele de açan tapılmır.

Sengerden kaçanlar milyondan artık,

Düşmenin üstüne kaçan tapılmır.

 

Kartallar yuvası Laçın da getdi,

Yalçın kayasına baykuşlar kondu.

Ne kadar musibet yaşadık, gördük,

Sanki damarlarda kanımız dondu.

 

Yine de satkınlık, yine hıyanet,

Satıldı düşmene nazlı Akdere.

Güya ki, körüydü, ya da karıydı,

Yüzünü kenara çevirdi hamı…

 

Cıdanı çuvalda gizletmek olmaz,

Bunu da çok güzel derk edir hamı.

Burda da hıyanet hakim kesildi

Düşmene verende güzel Ağdamı.

 

Günbegün arttıkça şehitlerimiz,

Değen olmadı ki, ay millet ayıl.

Kürsü davasından bestir, el çekin,

Nöbeti kurbandır indi Cebrayıl.

 

Cebrayıl gedenden beşçe gün sonra,

Dedik yağılara: – Fuzuli boştu!

Yağı da yutarak yağlı tikeni,

Daha bir tamahla çağladı, coştu.

 

Düşmenin bu defe uttuğu tike,

Onları mest etti, çok yağlı oldu.

Yene de göz yumduk hıyanetlere

Nöbeti kurbanlık Kubatlı oldu.

 

Zerbeler dalınca dağen zerbeden,

Bir de anladık ki, yaman çaşmışık.

Sonradan duyduk ki, Zengilan la da

Artıq “sağollaşıb, vedalaşmışık”.

 

Hıyanet zerleri. Zerbaftaları,

Bezeyir hele de. Hainin canın,

Tuturam üzümü Sabaha sarı,

Alın intikamın Azerbaycan’ın!

Ermenilerin arkasında bütün Hristiyan âlemi, bütün devletler, bizim arkamızda ise Allah var. Bak, yine gelip çıktım “Kısmet” anlayışına. Bu büyük bir felsefi kategoridir. Bir röportaj ile bitirmek mümkün değil. Siz çok derin sorular soruyorsunuz. İstidadınızın olduğuna şüphem kalmadı. Aslında men bu tür gazetecileri daha çok kıymetlendiririm. Çünkü onlar röportaj aldıkları insanları sadece konuşturmuyor, hatta onların “sarı simlerini” böyle ortaya dökebilir…

Nezmiyye HİCRAN

15.062020

osmanlıhaber.com


Etiketler:

habere yorum yapın

Yorumlar kapalı.